ÖLÜME BAKIŞ

Yayınlama: 17.04.2024
Düzenleme: 16.04.2024 16:50
A+
A-

Elimizde olmadan geldiğimiz bu dünyada bizi bekleyen akıbet kesindir: Öleceğiz. Madem ölüm öldürülmüyor. O halde kurtuluşumuz da yoktur. Günümüzün modern insanı ölümün ne kadar gündeminden çıkarmaya uğraşsa da yine ölümle iç içeyiz.

Bir yakınımızı kaybettiğimizde, cenaze törenine katıldığımızda, mezarlık yakınından geçtiğimizde, bir felaketle karşılaştığımızda, hastalandığımızda, bazen yalnız kaldığımızda ölümü hatırlar, ürperir ve korku duyarız.

Aslında haksız da değilizdir. Ecel gizli olduğundan kimin  ne zaman öleceğini ancak Allah bilir. Bir arkadaşımın eşi kanser  olmuştu ve doktorlar kısa bir süre içinde öleceğini söylemişlerdi. Dostum çocuğunun annesiz kalacağının üzüntüsünde iken bir trafik kazasında aniden vefat etti. En şi ise uzun yıllar yaşadı. Peygamber efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)

“Güne başlayan nice kimseler vardır ki, günü tamamlayamadan ölür. Yarını bekleyen nice kimseler de vardır ki, yarına çıkmadan ölür.” derken bu hakikate işaret etmiştir. Her an, her geçen gün, aslında bizim ölüme biraz daha yakınlaştığımızın ifadesidir. Yaş yıl dönümlerini kutlayanlar bu gerçeği unuturlar ama; her gideni yaş, hayat sermayesinden bir yıl daha eksildiğinin de ifadesidir.

Bediüzzaman Hazretlerinin  Mektubat eserindeki 20. Mektupta ölüm ile alakalı şöyle ifade eder.

“Ve yumit Yani; Mevti  (Ölümü) veren odur. Yani; hayat vazifesinden terhis eder; fâni dünyadan yerini tebdil eder; külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani hayat-ı faniyeden, seni hayat-i bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fâni cin ve inse bağırır; der ki:

Sizlere müjde, mevt,; idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, (zeval bulmak) sönmek değil, firâk-ı ebedi değil, (ebedi ayrılık) adem değil, (yok olmak)  tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil; (idama gitmek) belki bir Fâil-i Hâkim-i Rahîm tarafından bir terhisttir, bir tebdil-i mekândır. (Mekan değişikliği) Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visâl kapısıdır.

Yüz yirmi dört bin peygamber yüz yirmi dört milyon evliya ve âsfîya kabrin  öbür tarafındadır.

ÖLÜM KORKUSU

İnsanoğlunun başlıca temel duygularından biri ölüm korkusudur. Psikiyatrik bakış açılarından pek çoğu ölüm korkusunu ruhsal hastalıklarının kaynağı sayar. Sıkıntı, anksiyete (endişe ve kaygı hali) anguvaz, (hafakanlar basması) depresyon, opsesyon (mikrop veya temizlik takıntısı gibi) psikiyatrik rahatsızlıkların  temelinde hep ölüm korkusu yer alır.

Gerçekten ölüm korkusu asıldır ve bütün korkuların kaynağıdır. Söz gelimi bir kişi eline iğneye, bıçağa, makasa süremiyorsa veya dokunamıyorsa bu, iğne batıp kalacak, bıçak kesecek ve en nihayet ölüm olgusu gelecek diye korktuğundan dolayıdır. Veya bir insan musluğun başından ayrılamıyor, tekrar tekrar bir yerlerini yıkıyorsa bu da “temizlenmem gerekir, yoksa mikrop kapıp hastalanırım ve ölümden kurtulamam” korkusundandır.

Sıkıntının, korku ve ızdırabın en önemli sebebi ölümün mutlak gelecek oluşundandır. Ayrıca ölümün yanında bütün sıkıntılar hafif kalır. Zira Peygamberimizin şu sözü bu hakikati ifade etmektedir.

“Allah, Ademoğlunu yarattığından beri insan, ölümden  daha sıkıntılı bir şeyler karşılaşmamıştır. Ölüm ise öldükten sonra başa gelecek şeylerden daha hafiftir.

KORKUNUN ÇARESİ

Aslında Müslüman sadece Allah’tan korkar. Çünkü bilir ki, dünya hayatının olduğu gibi ahiret gününün de tek maliki Cenab-ı Hak’tır. Allah’ın Elçisi (a.s.v.) bildirmiştir ki, ölüm korkulacak bir yok oluş değil. Yanlızca dünya değiştirmedir. Allah’a ve ahirete iman eden bir kişi için ölüm, sadece ibadete ve ahirete hazırlanmaya teşvik edicidir.

İnançsız birisinin korkusu ise onu öyle rahatsız eder ki, beynini kemiren bu kahrettiği düşünceden kurtulmak için çılgınca veya tuhaf kaçışlara saplanır, kendince çareler arar.

Kimisi alkol veya uyuşturucu maddelere sarılır, bazısı da başıboşu yaşamaya,eğlenceye dalar. Bunlar, beyinlerini geçici olarak uyuşturup ölümü unuttursa da gerçeği değiştirmez ve bir işe yaramaz.

Aslında ölümü anmak, neşemizi kaçırsa bile dünyanın faniliğini, mal, mülk ve makamın kalıcı değerler olmadığını hatırlatır. Bu yüzden Peygamber Efendimiz, “Ölüm en iyi nasihat edicidir.” buyurmuştur.

Ölümü anmanın yollarından biri de kabristanları ziyaret etmektir. Böylelikle dünyalık hırslarımız azalır. Peygamberimiz, “Mezarları ziyaret edin. Çünkü bu sizi dünyaya aşırı bağlanmaktan soğutur ve âhireti hatırlatır.” buyurmuştur.

Evet sadece ve sadece Allah’tan korkalım. Çünkü “Allah’tan korkan hiçbir şeyden korkmaz. Allah’tan başkasından korkanı ise Allah Teâlâ her şeyden korkutur” hadisi bu gerçeği özlü olarak belirtmektedir. Aslında bu da bizi uyandırıp gerçek ve ebedi hayata hazırlanmamız için bir rahmet eseridir ve Allah’ın bizi sevdiğinin göstergesidir. Çünkü zarara uğramasınlar diye sevilenler uyarılır.

Bediüzzaman’ın ölümle alakalı “Sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona harcıyorsunuz? diğer taraftan “Kabrin öbür tarafına çalışınız. Asıl Saadet ve lezzet ondadır.”  “Nasihat ister isen Ölüm yeter.”Diye buyurmuştur.

Hakikatte  Ehl-i iman için Dünya hayatı ahiret hayatına nispeten bir zindan hükmündedir. Çünkü Allah dünyada rahatı yaratmamıştır. Rahat cennette olur.

Konu ile alakalı Bediüzzaman Hazretlerinin şu manidar sözü hatırıma geldi.

“Dünyanın bin sene mes’ûdane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatına, ve o Cennet hayatını dahi bin senesi,  bir saat Rü’yet-i Cemaline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâl’in daire-i rahmetine ve daire-i huzuruna gidiyorsunuz.

Yani muhal olmasına rağmen insan, Dünyada bin sene dertsiz, elemsiz, kedersiz, sıkıntısız, hiç bir borcu ve hastaliği olmadan yaşarsa Cennetin bir saatine karşılık gelmiyor. O güzelim Cennetin bin senesi dahi Allah’ın Cemalini görmeğe bir saat mukabil (karşilik) gelmiyor.

Rabbim bizleri ve sizleri Cemâlini göstersin. Didârına müşerref kılsın.

Âmin, Âmin. Elfu Elfi Amin.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.