“Allah göklerin ve yerin nurudur.”(Nur Sûresi)
Cenab-ı Hakk’ın bir ismi Nur’dur. Yerlere, göklere ve bütün mahlukata her türlü nuru İhsan eden O’dur. Her şey O’nun nuranî isimlerinin tecellileriyle vücud bulmuştur.”…
Şu umum envâr ve bütün nuraniyet O’nun envâap Qr-ı kudsiye-i esmasının bir kesif zilâli…” (Bediüzzaman, Sözler)
Varlık Nur, yokluk zulmettir.
İman Nur, küfür zulmettir.
Hidayet Nur, dalâlet zulmettir.
İlim Nur, cehalet zulmettir.
Salâhat Nur, sefahat zulmettir.
Adalet Nur, zülüm zülmettir.
Muhabbet Nur, Adavet zülmettir.
Doğruluk Nur, aldatmak zulmettir.
Sadece birkaçını saydığımız nurların hepsi, nuranî olan İlâhî isimlerin tecellileri ile var olmuşlardır.
Nur külliyatında vücûd (varlık) için Nur, adem (yokluk) için zulmet ifadesi kullanılır. Bir şey yaratıldığında onda varlık nuru kendini göstermiş olur. Bu nur canlı cansız bütün varlık âleminde görülür.
Bütün varlık âlemi, Hâlık ve Mucid isimlerin nuruyla yokluk zulmetinden kurtulmuşlardır ve “Allah, göklerin ve yerin nurudur”ayetini birlikte terennüm ederler.
Bazı âlimlerimiz Allah’ın varlığının vacip olduğu ve bütün varlıkların O’nun yaratmasıyla vücut bulduğu hakikatinden hareketle “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” ayetini “Onlara varlık nurunu veren O’dur” şeklinde açıklamışlar ve bütün nuranî varlıkların O’nun varlığına nispetle “kesif bir zılal” yani koyu bir gölge gibi sönük kaldığını ifade etmişlerdir.
Yokluk zulmet, varlık nur olduğu gibi, cansız olmak zulmet, canlı olmak ise nurdur.
Muhyi (hayatı yaratan) Allah’tır. Bu ismin tecellisi ile canlılar hayat nuruna kavuşmuşlardır.
Muhyi ismi gibi Mümit (ölümü yaratan) ismi de nuranidir. Müminler bu güzel ismin tecellisi ile kabir ve mahşer safhalarından geçerek cennete vasıl olurlar. Ölüm olmasaydı ahiret hayatına geçilemezdi.
Keza Musavvir ve Müzeyyin isimleri de nuranidirler. Eşya bu Esmâ’nın tecellisi ile şekilsiz bir küme olmaktan kurtulup faydalı ve güzel varlıklar haline gelmişlerdir.
İkramlarda Kerim isminin, ihsanlarda Muhsin isminin, şifalarda Şafi isminin, günahların bağışlanmasında Ğaffar isminin nurun’dan bir tecelli mevcuttur.
****
Karanlığı götürüp ışığı getirmekle olduğu gibi, zulmü ortadan kaldırıp adaleti tesis etmekte de bir nur vardır ve bu Nur Kâhhar ve Âdil isimlerinin birlikte tecelli etmesiyle tezahür eder.
Keza ilim Nur, cehalet zulmettir.
Varlık âlemindeki İlim ve Hikmet cilvelerini hayretle düşünen bir insan, cehalet karanlığından kurtulur ve ruhunda Âlim ve Hâkim isimlerinin nurları parlar.
****
İman ve Hidayet nurları sayesinde insan küfür ve dalalet karanlıklarından kurtulur. Bu kurtuluşla onun kalbinde ve ruhunda Mü’min ve Hâdi isimlerinin nurları parlar.
Küfür karanlığına düşen bir insan, kâinattaki eşyanın sadece görevlerini ve faydalarını bilir. Ama onları kimin yarattığını, onlara bu özellikleri kimin taktığını bilmez. Bunun sonucu olarak da o eşyada tecelli eden esma-i ilâhiye o kişinin nazarında gizlenir.
İşte Mümin olan bir insan, Allah’ın kulu olduğunu bilmesiyle, kendi varlığında tecelli eden bütün ilâhî isimleri tefekkür etme nimetine kavuşur. Sonra harici âleme intikal ederek bütün eşyada tecelli eden Esma ve sıfatlara marifet kesb eder. Böylece her biri, bir veya daha çok esma’nın tecellisiyle var edilmiş bulunan bu eşyayı Allah namına temaşa ve tefekkür etmekle Nur isminin o büyük aynası olan imanı daha da parlar.
Nur Kelimesi göz nuru ve basiret nuru ifadelerinde de geçer. Göz nuru, Nur ismine ayna olmakta güneşten geri kalmaz. Basiret nuru ise göz nurundan çok daha ileridir. İnsan, eşyanın hakikatlerini bu Nur ile gördüğü ve bildiği gibi, bütün iman hakikatlerine de yine bu nur ile kavuşur.
Bediüzzaman’ın şu ifadeleri bu manada bize ışık tutar:
“Nimet içinde İn’am görünür. Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Nimetten in’ama geçsen,
Mün’im’i bulursun.”. (Sözler)
Meyvenin bir nimet olduğu, bu nimetin ise Allah’ın bir in’amı, yani O’nun ikram ve ihsanı olduğu ancak iman nuruyla görülebilir.
Ağacın insanı tanımaktan ve ona merhamet etmekten çok uzak olduğu düşünülecektir ki, nimetten in’ama geçilebilsin.
İşte iman nuru, her şey gibi o meyveyi de aydınlatır ve o meyveyi yiyen insan nimetten in’ama geçirir ve onun akıl ve kalbine Mün’im’i (nimeti vereni) gösterir. “Allah, göklerin ve yerin nurudur” ayetinin bir manası o meyvede böylece kendini okutmuş olur.
Küfür karanlığına düşen bir insan, kâinattaki eşyanın sadece görevlerini ve faydalarını bilir. Ama onları kimin yarattığını, onlara bu özellikleri kimin taktığını bilmez. Bunun sonucu olarak da o eşyada tecelli eden Esma-i İlâhiye o kişinin nazarında gizlenir.