ASR-I SAADET GENÇLERİ ANLATIYOR…

Yayınlama: 05.03.2026
Düzenleme: 26.02.2026 12:28
A+
A-

Ümmetin Emini Ve Kudüs’ün İlk Fatih’i Ebu Ubeyde Bin Cerrah…

Ben Ebu Ubeyde Bin Cerrah.

Hicret’ten kırk yıl önce 583 yılında Mekke’de doğdum.

Cahiliye devrinde Mekke’de okuma yazma bilen kişi sayısı çok azdı. Bunlardan biri olduğum için Kureyşliler arasında itibarlı biriydim ve el üstünde tutuluyordum. Ailem de saygın ailelerindendi.

Hz. Peygamber’in İslam’a davete başladığı ve henüz Dârü’l Erkam’a girmediği günlerde Ebubekir vasıtasıyla Müslüman oldum. Genç yaşta baba ocağından ayrılmak zorunda kaldım. Çü attınkü babam Müslüman olmama şiddetle karşı çıkmış ve bundan vazgeçmezsem beni eve almayacağını kesin bir dille haykırmıştı.

Müslüman olduğum için ve İslamiyet’in yayılmasına yönelik büyük çaba gösterdiğim için önceden beni el üstünde tutan Kureyşlilerin de ağır baskılarına mâruz kaldım. İşkenceler dayanılmaz hale gelince 616 yılında yapılan ikinci Habeşistan hicretine katıldım. Ancak bir müddet sonra Mekke’ye dönerek akabinde de Medine’ye hicret ettim.

Medine döneminde İslamiyet’in tebliğ edilmesinde ve idari işlerde önemli görevler aldım. Hz. Peygamberle birlikte bütün gazvelere iştirak ettim.

Babam müşriklerin en ön sıralarında yer almaya devam ediyordu. Cahiliye adetlerini terk ederek Müslüman olup Resul-ü Ekrem’e tabi olduğum için beni öldürmeye and içmişti. Bedir Gazvesinde düşman saflarında bulunan babamın benim peşime düşeceğini bildiğim için elimden geldiğince onunla karşılaşmamaya çalıştım. Fakat bunda muvaffak olamadı. O ısrarlı bir şekilde karşıma çıktı ve beni öldürmek için tüm gücüyle saldırdı. Dünyaya gelmeme vesile olan kişi benim canıma kastetmişti. Fakat mücadeleyi kaybeden o oldu. Ebubekir ise aynı durumu oğlu Abdurrahman ile yaşamıştı. Abdurrahman da nefret dolu bir halde ve canını almak hırsı ile çıkmıştı babasının karşısına.

Bu olaydan sonra gelen şu ayet konuyu hem tüm zamanlara taşımış hem benim, hem Ebu Bekir’in, hem de sonraki savaşlarda aynı duruma maruz kalan sahabelerin teselli bulmasına vesile olmuştu.

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah’a ve Peygamberine düşmanlık eden kimselere—babaları, oğulları, kardeşleri yahut diğer akrabaları da olsa sevgiyle bağlandıklarını göremezsin. İşte Allah bu müminlerin kalplerine imanı nakşetmiş ve onları katından bir ruh ile

desteklemiştir. Onları—orada ebedî kalmak üzere—altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirecektir. Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah’tan yanadırlar. İyi bilinmeli ki, kurtuluşa erecek olanlar da Allah’tan yana olanlardır!”

Bedir’de yaşadığım zor bir sınavdı ve ben çok şükür ki bu sınavı geçmiştim. Uhud’da savaşın en şiddetli olduğu safhada yaşadığımız bir hadise ise Peygamber sevgisinin ve ona bağlılığın bir örneği olarak hafızalarda yer aldı:

Uhud savaşında uzaktan hedefine taş atma konusunda yeteneğiyle bilinen ve Resulullah’ı öldürmeye yeminli Utbe b. Ebî Vakkas isimli müşrikin attığı taş ile Hz. Peygamberin ön dişlerinin ikisi kırıldı ve alt dudağı yarıldı.

Yine Resulullah’ın canına kasteden İbn Kamîe adlı müşrik ise yanına kadar yaklaştığı  Hz. Peygamberin miğferini sert bir kılıç darbesi ile parçaladı. Parçalanan miğferin iki demir halkası Allah’ın Resulünün mübarek yanaklarına battı. Canı öylesine yandı ki yüzü al kanlara boyanan ve kan kaybeden Resulullah dizleri üzerine çömeldi.

İnsanlar içinde bana en sevgili olan, sevgisini kazanmak için canımı yoluna serdiğim Allah’ın Habibini bu halde görünce gözlerimden yaşlar boşaldı. Yüreğim parçalandı, dayanamadım ve hemen yanına koştum. Halkaları el ile çıkarmak Hz. Peygamberin canını daha fazla yakabilirdi. Bu nedenle dişlerimi bir kerpeten gibi kullanarak halkaları tek hamlede çıkarmalıydım. Yere uzanan Resulullah’ın başucunda durup dizüstü çökerek önce sağ yanağındaki halkayı dişlerimle sıkıca kavrayıp hızlıca çektim.

Halka kurtulmuştu ancak benim de ön dişlerimden biri halkayla birlikte yere düşmüştü. Yüzüm ve ağzım hep kan olmuştu. Bu hali gören Hz. Ebubekir dayanamadı ve ikinci halkayı çıkarma işlemini kendisine bırakmamı istedi. Ancak, ben devam etmeliydim ve bir an önce Hz. Peygamberin sol yanağındaki halkayı da çıkarmalıydım. Onu da dişlerimle sıkıca kavradım. Tek hamlede ve hızlı bir şekilde çıkardım. Bu sefer de ön dişlerimin diğerini kaybetmiştim. O günden itibaren ön dişlerim olmadan hayatıma devam ettim.

Daha sonra Resûl-i  Ekrem’le birlikte bütün gazalara katıldım. Hz. Ömer’in ifadesi ile “her birinde üstün fedakarlık numuneleri” sergilemek nasip oldu.

Ayrıca Mekke’nin fethinde Hz. Peygamberle birlikte şehre girmek Beytülmâlde  görev yapmak; Hudeybiye anlaşması başta olmak üzere bazı vesikalara şahit olarak adımın yazılması, Medine’ye gelen Yemenlilere İslamiyeti öğretmek üzere görevlendirilmem gibi, benim için gurur vesilesi olan, Efendimizin de övgülerine mashar olduğum hizmetlerde bulunmak nasip oldu.

Fakat bütün bunların yanında Hz. Peygamberle din konusunda tartışan ve Hiristiyan kalıp ‘Cizye’ vermeyi kabul eden Necranlıların, cizye tahsili için—güvenilir birinin—kendilerine gönderilmesini istedikleri zaman Resûl-i Ekrem’in, “Her ümmetin bir emini vardır. Bu ümmetin emini de Ebû Ubeyde b. Cerrâh’tır” diyerek Necrana beni göndermesi benim için büyük bir mükafat oldu. O günden sonra “Emînü’l  Ümme” lakabıyla anılır oldum.

Hz. Peygamberin vefatı üzerine aralarında Ebubekir ve Ömer’in de bulunduğu bazı sahabiler bana halife olarak biat etmek istediler. Fakat ben bu göreve Hz. Ebubekir’in layık olduğunu söyleyerek teklifi kabul etmedim.

Hz. Ebubekir devrinde ilk zamanlar devletin maliye işlerini yürüttüm. Daha sonra Suriye bölgesine gönderilen ordulardan birine kumandan tayin edildim.

Hz. Ömer tarafından Halit Bin Velid’in yerine bu bölgedeki orduların başkumandanlığına getirildim. Bu dönemde Dımaşk, Humus, Hama, Lazkiye, Halep, Antakya ve Kudüs başka olmak üzere Suriye bölgesinde birçok şehrin fethini gerçekleştirdik. Daha sonra bu fethedilen yerleri Hz. Ömer’in valisi olarak hayatımın sonuna kadar idare ettim.

Kudüs’ü ilk fetheden İslam ordusunun başkumandanı olmak bana nasip oldu. Kuşatmamızdan sonra şehri bizzat teslim etmek isteyen Kudüs halkının talebini geri çevirmedim ve Hz. Ömer’i durumdan haberdar ettim. Davetim üzerine Kudüs’e geldi ve bu kutsal şehri Patrik Sophronios’tan teslim aldı.

Bu fetihten 3 yıl sonra Kudüs yakınlarındaki Amvâs şehrinde ortaya çıktığı için “Tâûnu Amvâs”  diye bilinen ve birçok sahabinin ölümüne yol açan vebaya yakalanarak yine Kudüs yakınlarında bulunan Beysân’a bağlı Amtâ köyünde hicret’in 18. yılında (639) 58 yaşında iken vefat ettim ve oraya defnedildim.

Hz. Peygamberin, birisine benden bahsederken, mütevazi, zühd ve hayâ sahibi olarak bahsetmesi ve çok sevdiğini ifade ederek her fırsatta ahlâkımı ve şahsiyetimi takdir etmesi dünya hayatında beni en çok sevindiren ve mutlu eden sebepler oldular. Benim için dünyadaki mutluluk onun sevgisini ve Allah’ın rızasını kazanmak demekti. Ayrıca beni ‘Ümmetin Emini’ olarak tanıtarak onurlandırmıştı. Fakat bana bunlardan çok daha büyük bir müjde vermiş ve beni cennet ile müjdelemişti.

Ölüm döşeğindeyken yakınlarıma ve dostlarıma “Sizlere son vasiyetim olsun, uyarsanız hayrınıza olur.” diyerek tavsiyelerimi paylaşmıştım. O sözlerimi sizinle de paylaşmak istiyorum. Söyleyeceklerim size de vasiyetim olsun:

“Namazınızı kılın, orucunuzu tutun, zekâtınızı verin, haccınızı eda edin, birbirine iyiliği dokunan kişiler olun. Başınızdaki emirlere itaat edin ve onları aldatmayın. Dünyanın sizi yoldan çıkarmasına izin vermeyin. Bin sene yaşasa da insan sonuç değişmez. Allahû Teâla insanlar için ölümü takdir etmiştir. Bu yüzden herkes ölecektir. İnsanların en akıllısı Allah’a en çok itaat eden, yaşarken dönüşü için en çok azık toplayandır.

Allah’ın selâmı, Rahmeti, lütufu ve bereketi üzerinize olsun.”

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.