Peygamber döneminde ‘Resule uymak ve itaat etmek’ bütün Müslümanlar arasında dini bir vecibe olarak biliniyor ve uyuluyordu.
İslam’ı kabul etmeyen Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi Mekke’nin aristokratları, Allah’a inanıyorlardı ama peygambere uymayı, onun astı olmayı kibirlerine yediremiyorlardı. Allah’ın varlığına imanları vardı ama Allah’ın resulüne uymayı, onun bildirdiği dine tabi olmayı kabul etmedikleri için Müslüman olmadılar.
Peygamber, vahiy olan dini hususlardaki emir ve tavsiyeleri ile dünyevi meselelerdeki görüşünü ayırıyordu. Bazı sahabeler tüm işlerinde peygamberi taklit etmeye çalışsa da yine de peygamberin söylediğinin ‘Allah’tan bir vahiy mi, yoksa kendi görüşü mü?’ olduğu soruluyordu.
Allah’ın emri olan vahye mutlak itaat ama resulün kendi görüşü olan dünyevi meselelerde, onlar da kendi görüşlerini söyleyerek istişarelerde bulunuyorlardı. Allah’ın istediği ve peygamberin yaptığı da buydu.
Tabiinden sonra hadislerin sıhhati ve tek kaynaktan gelen ‘ahad’ haberin delil olup olmayacağı üzerinde bazı ihtilaflar çıktı.
Aslında peygamber adına rivayetlerin uydurulması bile, resulün sözünün değerini ve Müslümanları bağladığını göstermektedir. Değerli ve geçerli olmayan bir şey neden uydurulsun ki? İnsanlar ancak geçerli ve değerli şeyleri taklit ederler. Piyasada değeri ve karşılığı olmayan şeyler için neden kafa yorsunlar ki?
Sahih, zayıf… Hadisler üzerinde ihtilaflar çıkınca, âlimler rivayetleri ayıklamak için bazı usul ve yöntemler geliştirdiler. Ehil olmayanların Müslümanlar arasına soktukları nifak ve hilelerle başa geçip hilafeti saltanatlığa dönüştürmeleri, İslam coğrafyasının genişliği, ciddi bir İslami eğitimin olmayışı, insanların akıl ve hür iradeye sahip olmaları ve hayatın imtihan olmasından dolayı fikir ayrılıkları, tartışmalar devam etti.
Ama toplu ve planlı olarak hadis, sünnet ve Müslümanlara karşı bu şekilde saldırılar yapılmadı, Kur’an ayetleriyle böyle oynamadılar. Ta ki dünyayı egemenliği altın almak isteyen İngilizlerin, İslam coğrafyasını işgal etmek için parçalamak ve zayıflatmak istediği 19. Yüzyılın başlarına kadar.
Emperyalistler işgal ve sömürmek istedikleri toplumları önce zayıflatmaya; onları birleştiren ve güç aldıkları değerleri etkisizleştirmeye ve aralarına ihtilaflar sokarak onları birbirlerine düşürmeye çalışırlar. Bu amaçla ajanlık yapacak Misyoner ve Oryantalistler yetiştirdiler.
İngiltere tarafından görevlendirilen Arnold, İslam’ın yayılma ve insanları etkileme gücü üzerinde araştırmalar yaparak incelemelerde bulunmuş, İslam’ı güçlü kılan unsurları tespit etmiş ve bunları diskalifiye etmeye odaklanmıştır. Bu çalışmalarından duyulan memnuniyetten dolayı kendisine ‘SİR’ unvanı verilmiştir.