Bir Soruyla başlayalım: İkisinden birini seçmek zorunda kalsaydınız, hangisini seçerdiniz. Gelecekte karşılaşacağınız üzüntü, korku, endişe ve suçluluk hislerinden uzak durmayı mı? Yoksa güç, zenginlik ve maddi zevklere sahip olmayı mı?
Zor bir soru, değil mi? İnsanların pek çoğu ilk şıkkı seçiyor. Çünkü keyifsizlik neşeden daha uzun sürüyor. İşte bu seçim de ahlâkî olana yönelimimizi gösteriyor. Suçluluk ve utanç uyandıran davranışların bastırılması insani erdeme ve dolayısıyla ahlâka taşıyan bir saik.
Ahlâk insana has bazı özelliklerden kaynaklanıyor. İnsan, ötekinin düşünce ve duygularını anlayabiliyor. Kendimizin farkındayız. İyi ve kötü arasında ayrım yapabiliyor ve gerek olaylara, gerek kendimize iyi veya kötü olmayı yakıştırabiliyoruz. Geçmiş eylemlerimiz üzerine düşünerek kendimizi sorgulayabiliyoruz. Bazı eylemlerimizi bastırabileceğimizi, bastırırsak daha iyi olacağını biliyoruz. Çocuklar iki yaşın sonunda, bazı eylemlerin anne–babalarının hoşuna gitmeyeceğini öğreniyor. Böylece iyi ve kötü arasında seçim yapabilecek bir bilişsel seviyeye ulaşıyor.
Sadece insana has olan özellikler var. İnsan suçluluk hisseden bir varlık. Utanç hisseden, kibirlenen bir varlık. Sadece insandır ki geleceği hayal eder. Metaforlar icat eder. Bir dil konuşur, fikir yürütür.
Yaygın kabul görmüş bazı psikoloji akımları, insanın ahlâkî doğasına ilişkin kasvetli bir tanımlama getiriyor. Psikanaliz ve davranışçılığın rengini verdiği bir anlayış. İnsanın irade eylemlerinin zevki azamîye çıkarmak ve acıyı asgariye indirmek amacına matuf olduğunu söylüyor. Yani ahlâkî değerler, insanın övgü ve cezalandırma ile elde ettiği koşullanma alışkınlıklarıdır. Bu bilim, bize insanların pek az seçme şanslı olduğunu söylüyor.
Kişisel olarak ben insanın ahlâka programlı bir varlık olduğunu düşünüyorum. Ahlâkı arayan, ahlâka yönelen bir varlık. Mesela, askerler yüz yüze geldikleri düşmanı kolayca öldüremiyor. Pek çok insanın içinde başka bir insanı öldürmeye karşı bir direnç var. Savaş ortamında bile öldüren kişi, yanlış bir şey yapıyor olduğu duygusunu iyiden iyiye bastırarak kendi vicdanını temize çıkarıyor. İkinci Dünya Savaşı’nda askerlerin yalnızca beşte biri düşmana ateş etmiş. Geriye kalanlar ya hiç ateş etmemiş ya da havaya kurşun sıkmış. Bir Amerikan askerinin öldürdüğü her Vietnamlı için 50.000 kurşun atılmış. Öldürme uzaktan topçu ateşi veya havadan bombalamayla gerçekleştiğinde askerler kurbanlarını görmedikleri için daha az suçluluk duyuyorlar.
Çağdaş toplumlarda insan güç, prestij, zenginlik ve zevk arıyor. Bunun sonucunda zalimlik, tamahkârlık, kabalık veya yalancılık gibi ahlâkî zaaflar kolayca akla uyduruluyor. Diyoruz ki, öfke, rekabet, kıskançlık öyle hemen kontrol edilmesi gereken duygular değil. Onları serbestçe yaşamamız sağlığımız açısından yararlı. Bunları doğal ve ifade edilebilir duygular olarak görmek bizi rahatlatıyor. Bu rasyonalizasyon suçluluk duygumuzun sesini kısıyor. Bizi başka insanlara zarar veriyor olmanın kişisel sorumluluğundan kurtarıyor. Mesela, Japonya’da nüfus yoğunluğu ABD’den katbekat fazla, ancak Japonlar her bireyin öfkesini kontrol edebileceğine inandıkları için bu ülkede şiddet ABD’ye nispetle çok daha düşük. İnsanlar güdülerini denetleyebileceklerine inanırlarsa, öyle yapıyorlar.
İnsan bu; hem kurt, hem kuzu. Bencil ve cömert, soğuk ve anlayışlı, hain ve sadık, mütekebbir ve mütevazi, zalim ve nazik, üçkağıtçı ve dürüst. Ama insan, burada saydığım kimi olumsuz özellikleri aşırıya kaçtığında, suçluluk hissedebilen bir varlık aynı zamanda. Kötücü hislerin getirdiği keyifsizlik insanın yakasını bırakmıyor, vicdan azabı olarak onu sürekli yokluyor.
İnsanı genlerinin tesirinde “bencil” bir organizma olarak gören biyolojik akımlar olsun, onun tek derdinin hazzın peşi sıra gitmek olduğunu söyleyen psikolojik akımlar olsun, günahı meşrulaştırmaktan öte bir işlev görmüyor. Bize düşen, insanın içinde açıklanmayı bekleyen meleği açığa çıkarmak. Zaten beynine yazılı olan ahlâkı, içinde bekleyen erdemli kişiyi fâş etmek.
Hangi bilim, insanı meleklerle yarışmaktan alıkoyabilir?
Ahlâk insana has bazı özelliklerden kaynaklanıyor. İnsan, ötekini anlayabiliyor. Kendimizin farkındayız. Gerek olaylara, gerek kendimize iyi veya kötü olmayı yakıştıra biliyoruz. Geçmiş eylemlerimiz üzerine düşünerek kendimizi sorgulayabiliyoruz. Bazı eylemlerimizi bastırabileceğimizi, bastırırsak daha iyi olacağını biliyoruz.