‘İNDİRİLEN DİN, UYDURULAN DİN’ UYDURUKÇULARINA REDDİYE- 33

Yayınlama: 04.11.2026
Düzenleme: 28.10.2026 16:44
A+
A-

Mezhepleri dine eşitlemek, Allah’ın hüküm koyucu yetkisini başkasına vermek demektir! S-30

Kendi görüşlerine “indirilen din” karşıtlarına da “uydurulan din” diyenler, mezhepçilikle suçladıklarından daha tehlikeli bir şekilde bu yanlışı yapmaktadırlar. Şii, Sünni, âlimleri ve Müslümanları tekfir etmektedirler. Kendi içlerinde bile çok farklı ve birbirine zıt görüşlerini, “İndirilen din” diye Allah’a isnat ederek, birbirlerini tekfir ediyorlar. Avam öğrendiğini ‘din’ sanmaktadır. Ama bunlar kendi görüşlerini ‘İndirilen Din’ diye Allah’a mal ederek, Allah yerine karar verme hadsizliğinde bulunuyorlar.

Kur’an, sünnet ve ibadetlere bağlı âlimleri bu şekilde itham ederken; Kur’an ayetlerinin ve ibadetlerin içini boşaltarak, Müslümanları kapitalist ve materyaliste yem yapmayı ‘Kur’an Müslümanlığı’ olarak göstermektedirler. Adam eline aldığı meal veya birilerini taklit ederek, şimdiye kadar geçmiş bütün Müslümanları ve kendisi gibi düşünmeyenleri tekfir edebiliyor. Kur’an’ın dilini bilmediği, orijinalini okumadığı ve Allah’ın resulü kıldığı halde, namaz kılanları tekfir ediyor. Kendi algısı ve hocalarının yorumunu, dinin tek hakikatiymiş gibi gösteriyor. Mezhebi dine eşitlemenin Allah’ın yetkisini başkasına vermek olduğunu söylüyorlar ama kendi görüşlerini “İndirilen din” diye Allah’a isnat ediyorlar. “Hüküm Allah’ındır” diyorlar ama beğenmedikleri görüşlere “Uydurulan din” diyerek Allah yerine hüküm veriyorlar.

Mezhep, Kur’an ve sünnet bilgisiyle dini görüş ve dini yorumdur. Şuurlu hiçbir âlim ve Müslümanın “Mezhep eşittir din” diyeceğini sanmıyorum. Ama Kur’an ve resulün hayatından bihaber avam, maalesef öğrendiklerini tek doğru sanmaktadır. İslami ilimlerden ve diğer görüşlerden bihaber zavallı, kendi öğrendiklerini dinin tamamı sanıyor. Bu, kasti ve art niyetle yapılan bir şey değil; bilgisizlikten kaynaklı, İslam’ın tasvip etmediği, yanlış ve ayrışmalara sebep olan zararlı bir tavırdır. Ama size uymayan Müslümanlara tekfir mantığıyla saldırmak, çok daha büyük bir suçtur. İşte tüm bu hususlar için Kur’an’ı bir üslup kullanılmasının gerektiğini söylüyoruz. Adamın inancına direk saldırıp aşağıladığında, onu tahrik edip ayrışmaya ve kör bir tarafgirliğe itmiş olursunuz. Yanlışa yanlışla karşılık vermek, doğru sonuçlar vermiyor. Ama Kur’an’ı üslup ve ayetlerle Kur’an’a davet etsen, İslami görevini yapmış olursun. Bu yanlış anlayışlara karşı hepimiz uyarıcı görevimizi yapmalıyız. Tahrik edici dil yerine, Kur’an’a uygun bir üslupla uyarıcı ve doğruya davet edici kardeşane bir dil kullanılmalıdır.

Bazılarının yanlış algı ve uygulamaları, tepkisel olarak bizi yanlışa itmemelidir. Mezhepler sınırlarla ayrılmış devletler değildir. Âlimlerin Kur’an ve uygulaması olan sünnet üzerinde araştırmaları neticesinde elde ettikleri bilgileri Müslümanlarla paylaşması, yorumları ve kendilerine sorulan sorulara verdikleri cevaplardır. Din uydurma değil, dinin doğru anlaşılması için çalışmışlar. Mezhepçilik yerine, dini ve âlimleri iyi anlama hususunda toplumu uyarmalıyız. Ama Kur’an’ı çekiştirerek, ibadet ve âlimlere saldırarak değil.

Âlimler, “bir mezhep kuruyoruz, sınırları şunlardır. Kimse bu sınırların dışına çıkmamalı” dememişler. Bilakis Kur’an ve resule yönlendirerek, dini kaynaklarından öğrenmeye teşvik etmişler. O günün şartları içinde kendi görevlerini yapmaya çalışmışlar. Bizim gibi beşer olan âlimlerin bazı eksikliklerinin olması ve bazı görüşlerinde isabet etmemeleri, insan olmanın tabii bir neticesidir. Bu insani eksiklikler, onların haklarını yememize ve onları art niyetle suçlamamıza gerekçe olamaz, olmamalıdır. İmamların hiçbiri, “Kur’an ve hadisi bırakın, benim içtihatlarıma uyun” dememiştir. Bilakis, Kur’an ve hadisler üzerinde inceleme ve araştırmalarda bulunmuşlar. Dinin ana kaynağının Kur’an olduğunu; Kur’an’da açık hüküm bulunmadığı durumlarda, hadislerden istifade edilmesini; güncel yaşantıda da başıboşluğun önüne geçmek ve ümmeti bir arada tutmak için âlimlere ve İcmaya uymalarını tavsiye etmişler. Hepsi de “Kur’an ve hadislerde bizim içtihadımızın muhalifine bir delil bulursanız, bizim sözümüzü duvara çarpın ve bulduğunuz delile uyun” demişler. Hiçbiri günümüzün bazı hadsizleri gibi kendi anlayışlarını mutlak din, muhaliflerini de din uydurmakla itham etmemiş.

Âlimler ve yorumları olan mezhepler birbirlerine rakip değil. Bütün âlimler aynı dinin müntesipleri ve aynı dini anlamaya çalışmışlar. Hiç kimse şu âlim/mezhebin görüşüne uymak mecburiyetinde değil. Hepimizin tek gayesi Rabbimize en güzel ve en doğru şekilde itaat ve ibadet etmektir. Bir imama sorarken, bütün amaç ve gayemiz bilmediğimiz hususları bizden daha iyi bilenlerden öğrenmek ve sadece Allah’ın emirlerine uymaktır. Tıpkı gitmek istediğimiz camiyi–yolu, bilen birine sormak gibidir.

Eğitim ve ilme ulaşmanın zor olduğu dönemlerde, büyük çoğunluk Kur’an ilminden uzak kaldı. Kur’an’ı anlayıp fikir üretemeyen çoğunluk, az sayıdaki âlimlere uydu. Oysa her dönem Müslümanı Kur’an’ı okumak, anlamak ve hayatını uydurmakla sorumludur. Adalet, israf, kefaret ve nafakayla ilgili bin yıl öncesinin ölçüsü ile ihtiyaçların arttığı ve geçimin zorlaştığı günümüz şartlarındaki ölçü farklı olacaktır. İşte burada fıkıh ilmine ve âlimlere ihtiyaç olmaktadır. Bu da zaman ve belirli insanlarla sınırlı değil. İnsanların bilenlere danışması yanlış değil. Yanlış olan büyük çoğunluğun Kur’an’ı ihmal edip, az sayıdaki âlimin fikirleriyle yetinip ilim öğrenmemesidir. İçtihat kapısının kapalı olduğu zannıyla Cafer-i Sadık, Ebu Hanife gibi yüz milyonlarca âlim yetiştirmemektir. Fıkıhtaki donukluk ve şahsi yorumların kutsanması düzeltilmesi gereken konulardır. Her şeyde insanların aynı düşünmesi ve aynı anlaması mümkün değil. Ama dinin ana kaynağının Kur’an olduğu, diğer bütün unsurların bu temel hükmün insanlara ulaşmasında birer araç ve açıklayıcı yorumlar olduğu bilinmelidir.

Mezhepler din değil, dinin anlaşılması için âlimlerin araştırmaları sonucu yaptıkları yorum ve tavsiyelerdir. Mezhep yerine, ‘Âlimlerin içtihatları’ demek ve âlimleri birbirlerine karşıt görmemek gerekir. Birilerin bu hataları yapıp Müslümanlar arasına sınırlar çizmesi yanlış olduğu gibi, âlimleri ‘din uydurmakla’ suçlamak ve ret etmek de yanlıştır.

Araştırmayan, Kur’an ve resulü doğru anlamayan büyük çoğunluk, ilmi donukluk ve taklitle geçmiş âlimlerin içtihatlarını ezberle sürdürmüşler. Araştırmayan insanlar, öğrendikleri ve ezberledikleri şeyleri tek doğru olarak bilir ve dışarıya karşı önyargılı olurlar. Aslı anlama ilim ve kabiliyetine sahip olmayanlar, amaca götürmesi gereken aracı amaç haline getirmişler. Buna karşı çıkan bazıları da söylem ve ithamlarıyla daha zararlı yıkımlara sebep olma yanlışına düşmektedir. “Mezhepler, Allah’tan gelen vahiy değil. Âlimlerin dini algı ve yorumlarıdır” uyarısı yerine, saldırı ve suçlamalarla bunları tahrik ederek cedelleşmeye sebep olmaktadırlar. Kangren olan uzvun kesilmesi gerekebilir ama kanayan her yaraya ‘Kangren’ demekle çok yanlış teşhislerde bulunuyorlar?

Yorum farklılıkları sebebiyle ortaya çıkan mezhepler; Kur’an, resulün uygulamaları, akıl ve ilmi donanımla varılan dini anlayış ve görüştür. ‘Din uydurmakla’ itham edilen Ebu Hanife, İmam Cafer, Şafii… Dinden anladıklarına “İndirilen Din” dememiş ve kendileri gibi anlamayanları tekfir etmemişler. Ama “Din uydurmuşlar; mezhebi dine eşitlemek, Allah’ın hüküm koyma yetkisini başkasına vermektir…” İddia sahipleri, karşıtlarını itham ettikleri şeyleri kendileri yapmaktadır. Kendi görüşlerine İndirilen Din, kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları tekfir ederek Allah yerine hüküm veriyorlar.

Mezheplerin nispet edildiği âlimler farkı dinde ve birbirlerine rakip değiller, hepsi Müslüman ve Kur’an’a tabidirler. Hatta birbirlerine hocalık ve talebelik yapmışlar, mevzular üzerinde istişarelerde bulunmuşlar. Hiçbiri kendi görüşüne “İndirilen din” diğer âlimlerin görüşlerine “uydurulan din” deme hadsizliğinde bulunmamış ve insanları diğer âlimlere uymaktan men etmemiş. Mezhepçilik takıntısı bilgisizlikten olmuştur. Bütün âlimler, davetçiler mezhebin ayırıcı bir sınır olmadığını ve kendileri gibi beşer olan bazı âlimlerin İslam’dan anladıkları yorum olduğunu ve hepsinin bir bütünün parçaları olarak kardeş olduklarını hatırlatmalıdırlar. Çok acı veren bu hastalık ancak elbirliğiyle tedavi edilebilir.

İlginçtir ki Âlimlere itibar etmeyi ve dini hassasiyeti olan siyasilere desteği tekfir edercesine eleştirenler, din düşmanlarına kuyruk olabiliyorlar. Dini vecibelerin birçoğunu yerine getiren, İslam ve Müslümanlardan yana olan siyasilere desteği eleştiren bazı yüzsüzler, İslam ve Müslümanlara hakaret ve iftiralarla saldıran kötülüğün üssü olmuş partilerde yer alabiliyorlar. Hadis ve âlimlere uymayı tekfir ederken, yaşam ve dinlerini ateist ve Kemalistlere uydurmayı ‘İndirilen Din’ gösteriyorlar. Onların İslam düşmanlarına kuyruk olması, Allah’ın hükmüne ters olmuyor! Ama senin Müslümanları desteklemen ve Müslüman âlimlere uyman Allah’ın hükmüne ters oluyormuş! Buradaki amaç, Allah’ın hükmü veya doğruya davet etmek değil. Esas amaç, ilk etapta kandıramayacağı Müslümanları birbirlerinden uzaklaştırarak dağıtmak ve zayıflatmaktır. Esas amaç tamamıyla kötü niyet üzeredir. Olabildiğince Müslümanlar arasında fitne ve tefrikaları çoğaltmak ve yaymaktır.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.

o sohbet org