Metropoll Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin 7 Şubat’ta kamuoyuyla paylaştığı rakamlar, Türkiye’nin önündeki pusulayı bir kez daha önümüze koydu.
Ancak bu pusula sadece bir yönü değil, derin bir “güven paradoksunu” gösteriyor.
Bugün seçmen, rüzgârlı bir denizde yol alan devasa bir geminin yolcusu gibi; sarsıntılardan şikâyetçi, kamaraların konforundan mutsuz ama fırtına koptuğunda kaptan köşküne kimin geçeceği sorusu sorulduğunda duraksıyor.
O MEŞHUR “GÜVEN MAKASI”: %67’YE KARŞI %37
Rakamların dili, meydanlardaki sloganlardan çok daha sert ve gerçekçi. Metropoll’ün araştırmasına göre halkın %67,1’i net bir dille “Bu böyle gitmez, yaşam koşullarının iyileşmesi için bir iktidar değişikliği şart” diyor.
Yani her üç kişiden ikisi bavulunu toplamış, kapının önünde bekliyor. Ancak aynı seçmene “Peki, bu gemiyi limana muhalefet mi yanaştırır?” diye sorulduğunda güven oranı %37,4’te kalıyor.
İşte Türk siyasetinin 2026 yılındaki “altın oranı” burada gizli. %30’luk o devasa “gri alan”, aslında seçmenin rasyonel endişesini temsil ediyor.
Seçmen, mutfaktaki yangının farkında ama “Hükümet düşerse devletin direği sarsılır mı?” korkusunu da kalbinde taşıyor. Çünkü siyaset sadece bir şikâyet makamı değil, her şeyden önce bir “yönetme ve koruma” sanatıdır. Muhalefetin sunduğu reçete, seçmene bir yeni dünyadan ziyade, ucu açık bir belirsizlik gibi görünüyor.

CHP’DE “ESKİ” VE “YENİ” ARASINDAKİ KÖRDÜĞÜM
Ana muhalefet partisinin bu güven makasını kapatamamasının en büyük nedeni, kendi içindeki kurumsal dağınıklık. CHP, Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu ekseninde yeni bir yol çizmeye çalışırken, partideki “Kemal Kılıçdaroğlu’na yakın bazı isimlerin” halen çok güçlü bir blok olarak varlığını sürdürmesi, partiyi içeriden kilitliyor.
Seçmen dışarıdan bakınca bir “kurtarıcılar ittifakı” değil, halen eski hesaplaşmaların ve çift başlılığın gölgesinde kalan bir yapı görüyor.
Kılıçdaroğlu’na yakın isimlerin Genel Merkez politikalarıyla yaşadığı doku uyuşmazlığı ve bu ekibin “sessiz ama etkili” muhalefeti, CHP’nin tek bir ses çıkarmasına engel oluyor. Bir yanda İmamoğlu’na yönelik yargı süreçlerinde sergilenen zayıf refleks, diğer yanda parti içi grupların kendi iktidar alanlarını koruma çabası, kararsız seçmenin zihnindeki o zehirli soruyu her gün biraz daha büyütüyor:
“Kendi evindeki yangını söndüremeyen, kendi belediye başkanlarını koruyamayan veya rakip saflara geçişlerini engelleyemeyen bir yapı; kriz anında Türkiye’nin milli çıkarlarını nasıl savunacak?”
Seçmen için bu kopuşlar sadece birer istifa değil, bir “kurumsal erozyon” göstergesidir.
Dağınık bir orduyla savaşa girilemeyeceğini bilen Anadolu insanı, “ehvenişer” (kötünün iyisi) mantığına doğru meylediyor.

Muhalefet kendi iç dengeleriyle boğulurken, iktidar cephesi çok daha stratejik ve kuşatıcı bir hamleyle sahaya iniyor: Milli Dayanışma ve Kardeşlik Süreci. TBMM çatısı altında filizlenen ve toplumun tüm kesimlerini kucaklamayı hedefleyen “Terörsüz Türkiye” vizyonu, iktidarın sadece güvenlik değil, toplumsal barış konusunda da yegâne “çözüm adresi” olduğunu kanıtlıyor.
Son dönemde özellikle Kürt seçmen üzerinde pozitif yansımaları görülen bu “milli kardeşlik” söylemi, devletin şefkatli yüzünü ve birleştirici gücünü temsil ediyor. Bu süreçteki samimiyet ve atılan somut adımlar, siyasetin önündeki en büyük kilidi açabilir: Yeni Anayasa.
İktidarın bu kuşatıcı dili, önümüzdeki günlerde Türkiye’nin yüzyıllık düğümlerini çözecek sivil ve demokratik bir anayasanın kapılarını ardına kadar aralayacak gibi görünüyor. Seçmen, kavga eden muhalefete karşı, masada çözüm üreten ve “milli birliği” temsil eden iktidarın kapsayıcılığına daha çok güven duyuyor.
Muhalefet ekranlarda “kim daha yetkili” kavgası verirken, AK Parti cephesi bir gün bile ara vermeden çalışan devasa bir makine gibi sahayı parselliyor.
Metropoll’ün son verilerinde AK Parti’nin çekirdek oyunu %32-34 bandında sabitlemesi bir tesadüf değildir. Bu, mahalle temsilcisinden genel merkeze kadar işleyen o meşhur teşkilat disiplininin sonucudur.
Ekonomik zorluklar, hayat pahalılığı, emekli maaşlarındaki sıkıntılar… Evet, bunlar can yakıcı gerçekler. Ancak iktidar, bu sorunları çözebilecek tek mekanizmanın yine “devlet tecrübesi” olduğunu seçmene hissettirmeyi başarıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dış politikadaki “tecrübeli lider” imajı, Suriye’deki yeni dengeler ve özellikle deprem bölgesinde yükselen yüzbinlerce konut, seçmene şunu söylüyor: “Eksiklerimiz var ama kapasitesi olan biziz.”
İktidarın “dezenflasyon süreci” ve emeklilere yönelik hazırladığı yeni maaş formülleri, seçmendeki “umutsuzluk” perdesini aralamaya yönelik stratejik hamleler olarak öne çıkıyor.
Kısacası muhalefet eleştiri üretirken, iktidar “çözüm adresi” olduğunu somut adımlarla tescilliyor.
Türkiye, Şubat 2026 itibarıyla sadece kendi iç meseleleriyle değil, küresel bir fırtınanın tam ortasında yol alıyor. Yakın coğrafyamızdaki bitmek bilmeyen savaşlar, küresel tedarik zincirlerini sarsan ekonomik krizler ve ülkelerin kendi kabuğuna çekildiği “korumacı ticaret” duvarlarının yükseldiği bir dünya düzenindeyiz.
İşte Türkiye, tam da bu “küresel türbülans” atmosferinde fırtınalı bir denizde yol almaya çalışıyor. Gemi kaptanından (iktidardan) herkes şikâyetçi, kamaraların havasızlığından herkes dertli; ancak burada hayati bir kilit soru var:
MUHALEFET, %67’LİK DEĞİŞİM KREDİSİNİ CEBİNDE TUTUYOR OLABİLİR AMA BU KREDİYİ HARCAYABİLECEĞİ BİR “GÜVEN DÜKKÂNI” BULABİLECEK Mİ?
Zira yolcular, dışarıda dev dalgaların dövdüğü, küresel belirsizliğin kol gezdiği bu fırtınanın tam ortasında; henüz kendi içindeki sızıntıları yamayamamış filikaların (muhalefetin) bu denizde su alıp almayacağından, daha da önemlisi menzile ulaşıp ulaşamayacağından emin değil.
Siyaset sadece yanlışları yüksek sesle bağırmak değildir; siyaset, halka “Dünya yıkılsa da ben buradayım, devletin direği benim, fırtınada bu gemiyi batırmam” ciddiyetini ve kapasitesini hissettirmektir.
Eğer muhalefet, kendi içindeki çatlaklarını onarıp tek bir ses olamazsa; seçmen, cebindeki yangına rağmen, küresel kaosun karanlığında “bildiği ve devletin merkezinde duran” o limandan ayrılmayacaktır. Çünkü tarih ve sosyoloji bir kez daha hatırlatıyor: Küresel kaos korkusu ve istikrar arayışı, değişim arzusundan her zaman daha güçlüdür.
Temennimiz odur ki; hangi siyasi görüşten olursak olalım, bu fırtınalı süreçten milli birliğimizi tahkim etmiş, kardeşliğimizi pekiştirmiş ve sivil bir anayasayla taçlandırılmış daha güçlü bir Türkiye olarak çıkmayı başaralım.
Kalın sağlıcakla…