PARAYI DEĞİL, TOPLUMSAL ZİNCİRİ KAYBEDİYORUZ…

Yayınlama: 09.02.2026
Düzenleme: 09.02.2026 15:20
A+
A-

Bir ahlaki çözülme, bir çürüme hali yaşıyoruz.

Hırsızlık, gasp, çeteleşme, mafya kültürü, güç tapıncı… Bunlar artık masal ya da kırk yılda bir yaşanan “istisnai olaylar” değil. Gündelik yaşamın içine nüfuz etmiş, neredeyse bir yaşam biçimine dönüşmüş durumda.

Sadece bunlar mı?

Kitlelerin afyonu artık sabah-akşam programları, sosyal medyanın sahte gerçekliği, psikolojik yönlendirmeler ve hakikate karşı gelişen direnç… Nereden tutsak elimizde kalıyor.

Pandora’nın kutusu bir kez açıldığında kötülükler yalnızca dışarı çıkmaz; hızla yerleşir. Çünkü toplumsal hayatta bazı şeyler vardır ki bir kere normalleşti mi, artık bir olay olmaktan çıkar, bir iklime dönüşür.

Bu yüzden artık tek tek vakalara bakıp “olan budur” diyemiyoruz. Daha geniş bir tablo izliyoruz. Üstelik bu tabloya bakınca, kimse kusura bakmasın, mesele “millet birden bozuldu” açıklamasıyla geçiştirilemez.

Bu çözülmenin elbette birçok nedeni var. Ancak bazı dinamikler bu süreci hızlandıran ana motor gibi çalışıyor: ekonomik sıkışma ve kurumsal zayıflama.

Kurumlar yalnızca öngörü üretmekle değil; sorunları sahiplenmek, çözümü organize etmek ve en önemlisi “işleyen bir düzen duygusu” üretmekle de sorumludur. Bu düzen duygusu çöktüğünde toplum kendini güvenlik içinde hissetmez. Güven yoksa dayanışma değil, sertleşme büyür.

Tam da bu noktada şunu konuşmak gerekiyor:

Biz bugün sadece parayı değil, toplumsal zinciri kaybediyoruz.

Ekonomik krizler, enflasyon, işsizlik gibi başlıklar konuşulurken asıl kaybımız çoğu zaman gözden kaçıyor: toplumsal bağlarımız.

İnsanlar sadece paralarını kaybetmiyor; güveni, dayanışmayı, aidiyet duygusunu da yitiriyor. Toplumun ruh halini ekonomik durum belirliyor. Ekonomi düştükçe yalnızca alım gücü değil, insanların zihinsel kapasitesi de düşüyor.

Evet, yanlış okuma yok: zihinsel kapasite.

Çünkü yoksullaşma yalnızca “maddi eksilme” değildir. Yoksullaşma insan beyninde de bir şeyleri eksiltir. Fakirleşme bilişsel daralma üretir. İnsan beyni hayatta kalma moduna geçtiğinde yüksek enerji isteyen işlere kendini kapatır: uzun vadeli plan yapmaya, sabırlı olmaya, seçenekleri tartmaya, empati kurmaya…

Engels’in yüzlerce yıl önce işaret ettiği toplumsal mekanizma bugün hâlâ geçerliliğini koruyor. İnsanlar yoksullaştıkça sadece cepleri değil, düşünme alanları da daralıyor.

Gelir adaletsizliği, sürekli belirsizlik ve gelecek kaygısı bireyi “hayatta kalma refleksine” iter. Bu refleks bir süre sonra yalnızca bireysel bir savunma değil, toplumsal bir yaşam mekanizmasına dönüşür.

Ve sonra bir toplumda şu olmaya başlar: Bu koşullarda bazı insanlar ahlaklı kalmayı değil, yanlış yerde de olsa bir kimlik edinmeyi hayatta kalma önceliği haline getirir. Bu tercih yaygınlaştıkça da “istisna” sandığımız davranışlar hızla normalleşir.

Birçok alanda zincir aşınıyor.

Yoksullaşan ülkemizde emekli, işçi, memur, genç… fark etmeksizin taban kayıyor. Bir toplumda en temel denge, çalışan insanın emeğiyle yaşayabilmesidir.

İşçinin ay sonu derdi, emeklinin kimseye muhtaç olmadan ayakta kalabilme umudu, gencin geleceğini görememesi… Bunlar istatistiksel veriye ihtiyaç duymadan bile açlık ve yoksulluk sınırının umutsuz belirleyicileri haline gelmiş durumda.

Burada bir tercih sorusu yok: “Hangisi daha mühim?” diye tartışamayız.

Genç işsizliğinin olduğu yerde yalnızca gelir kaybı değil, gelecek kaybı vardır. Gelecek kaybı ise toplum için en pahalı krizdir.

Çünkü paranın telafisi olur; geleceğin telafisi yoktur.

Zincirin diğer halkası ise meselenin belki de merkezi: orta sınıf.

Bizim ülkemizde orta sınıf yalnızca bir gelir grubundan ibaret değildir; toplumun tutkalıdır. Gündelik hayatı taşır, kültürel geçişi sağlar, kurallı yaşamı normalleştirir. Çalışma ahlakının, düzenin, dilin, eğitim anlayışının bayrak taşıyıcısıdır.

Ama bu kesim artık sosyal etkinliğiyle değil, edilgen ve zoraki bir sessizlikle daralma yaşıyor.

Orta sınıf erimeye başladığına göre zemin iyice kaybolmaya yüz tutuyor. Bu sınıfta yaşanan kopuşla geriye iki uç kalıyor: Bir tarafta kaybedenlerin, düşenlerin, hakkının karşılığını alamayanların öfkesi…

Diğer tarafta ise hukuki zeminde yer bulamayan bir toplumsal sıkışma.

Sonuç olarak, düşen yaşam standartları yalnızca alım gücünü azaltmıyor; toplumsal zincirin halkalarını da gevşetiyor.

Ve bu halkalar gevşedikçe güven de dayanışma da hızla çözülüyor.

Bu tabloyu anlamak için tek tek olaylara değil, bu olayları üreten zemine bakmak gerekiyor.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.