Peygamber Efendimiz (Sav) “Dua ibadetin özüdür” buyurmuştur. Tasavvufta Allah ile kulu birbirine bağlayan en güçlü bir iletişim aracı olarak tarif edilirken, Bediüzzaman’ın ifadesi ile dua, ubudiyetin ruhudur ve halis bir imanın neticesidir. Evet dua bir intisap, mutlak güç sahibi olan Allah ile irtibat ve koskoca evrende Rabb’inin, Hami’sinin, Mevla’sının olduğunu idrak ettiren, yalnızlık hissini izale eden, ruhlara tesirli bir ilaç hükmündedir.
Rabbimiz Furkan Sûresi 77. Ayet-i Kerimesinde “(Ey Resulüm) De ki: Eğer duanız olmazsa, Rabbim size ne diye ehemmiyet versin?” buyurmaktadır. Evet dua, bir emr-i ilâhidir. Fakat emrin tatbiki noktasında üsve-i hasene olarak gönderilmiş. Peygamber-i Zişan’ın hayatında müşahede ettiğimiz haliyle, yani yaşantı ile bütünleşmiş, hayatın her anını kuşatan adeta her fiilin arkasında yegâne güç olan şekliyle, beşeriyetin psikolojik, fizyolojik ve sosyolojik anlamda ihtiyaç duyduğu en tesirli bir dinamik ve inkişaf aracı olarak karşımıza çıkar. Zira dua, fıtri ihtiyaçlarımızdan en önemlisi olan yakarış, hiç dökme, dertleşme, çare arama, kaygılardan arınma gibi bütün duygularımıza yetişen zaruri bir İmtihan kaynağıdır.
İbni Ömer (ra) anlatıyor “Resulullah (saç) buyurdular ki: “Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmış demektir. Allah’a talep edilen (dünyevi şeylerden) Allah’ın en çok sevdiği afiyettir. Dua, inen ve henüz inmeyen her çeşit musibet için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri çevirir. Öyleyse sizlere dua etmek gerekir.”
Yine bir başka hadis-i şerifte “Kim darlıkta ve sıkıntıda Allah’ın onun duasını kabul etmesini istiyorsa, bolluk ve genişlikte çokça dua etsin” buyrulmuştur.
Peygamber Efendimizin (sav) hayatına baktığımızda bu tavsiye ve uyarıları bizzat kendi hayatında en güzel şekilde müşahede etmekteyiz. Zira O, yanlızca sıkıntı ve mihnet anında değil, hayatın her safhasında dua etmiş, duadan müteşekkil bir ömür sergilemiştir. Uyumadan önce ve sonra, hilali gördüğünde, aynaya bakarken, bineğine binerken, yeni bir libas giyerken kısacası bolluk ve nimet anlamında daima dua ile Allah’a yönelmiştir.
Zira yaratılışımızın gayesi iman ve ubudiyet, Bediüzzaman’ın ifadesiyle dua da ubudiyetin ruhu hükmünde iken Resulullah’ın duadan uzak bir hayat yaşaması elbette düşünülemez. Peygamberlik gibi ağır ve büyük bir sorumluluğu bihakkın ifa edişinde, her türlü mihnet ve sıkıntıya göğüs gerişinde elbette Allah ile intisaptan ibaret olan dua en büyük güç ve kalkan vazifesi üstlenmiştir.
Onu rehber ittihaz etmesi gereken bizlerin de duayı dilimizden ve kalbimizden eksik etmememiz, gerek fiziksel gerek ruhsal anlamda pek çok kemalata vesile olacaktır. Allah’ın yardımını dileyip ona sığındığımızda o merhametliler merhametlisinin inayetinin yetişmesinin, işlerimizde suhulet hasıl olmasının yanı sıra bizi işiten, her halimizi bilen, sonsuz güç sahibi Allah tarafından muhatap kabul edilmemizin verdiği huzur ve güven insanın en temel ihtiyacına karşılık gelecektir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder: “Lisan ile, kalp ile dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metalibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: “Dua eden adam anlar ki: Birisi var; onun hatırat-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder.’ İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i Rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı olan bir vesileyi elden bırakma, ona yapış, a’lâ-yı illiyîn-i insaniyete çık.”
****
Şimdi araştırmalar ve bilimsel çalışmalar eşliğinde, psikolojik ve biyolojik açıdan duanın müsbet tesirini incelemeye başlayalım:
İNSANIN BENLİK ARAYIŞINDA DUANIN MÜSBET TESİRİ:
Gerçek şu ki; insanlığın mutlak araçlarından biri olan benlik, yani “ben kimim? sorusunu sormasının âlameti, hak ya da batıl bir dine, İlâh saydığı bir güce yönelmesidir. Bâtıl dinler gereken tatmini sağlamasa da yine de tâbilerine sağladığı bir nebze sekine ve ruhlarının çalkantılarına, varoluşsal sıkıntılarına karşılık sadece günü kurtaran anlık motivasyonlar bile bir nebze rahatlatmaktadır. Zira dua, tüm mistik deneyimlerde aynıdır ve evrenseldir. Bâtıl bir dine, insan aklının tahayyül sınırlarındaki yetersiz bir güce inanmanın ve dayanmanın dahi benlik çıkmazındaki Ruhi bunalımlarda müsbet tesiri olduğu hakikatine bakarsak, mutlak bir güce, hak dine, evrenin ve bütün mahlûkatın yaratıcısına inanmanın, güvenmenin ve sığınmanın ruhumuzdaki yankısının ne denli harikûlade olduğu aşikârdır. “Tasavvuf ve psikoloji açısından duanın terapik etkileri” isimli makalede şu çarpıcı gerçeklere değinilir:
“Dua ederken insan, varlığının anlamını tatmin eden sorulara da cevap verir. Mesela; “Nereden geldim? Nereye gideceğim? Varlığımın anlam ve amacı nedir? gibi sorular dua ederken cevap bulur. Psikolojide varlığımızın anlamını tatmin eden bu sorular, benlik arayışı sürecinin bir sonucudur ve her insanda az veya çok bu süreç yaşanır. Bu manada dua, varlığın anlamına insana sunan, sorulara cevap vererek benlik arayışı sürecinde insana katkıda bulunur. Kendinin farkındalığını yakalayan insan, ilâhi bütünleşmeyi ve duanın terapik etkisini fark edebilir.”
Peygamber Efendimizin (sav) paha biçilmez dualarıyla nihayete erdirelim:
Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği isterim. Allah’ım, bizi bağışla, bize merhamet et, rızanı kazandıracak işler yaptır, bize afiyet ve hayırlı rızık ver.
Ey kalpleri yönlendiren Allah’ım! Kalplerimizi sana itaate yönelt! Âmin. Âmin. Elfu Elfi Âmin…
Bir Hadis-i Şerifte: “Kim darlıkta ve sıkıntıda Allah’ın onun duasını kabul etmesini istiyorsa bolluk ve genişlikte çokça dua etsin” buyurulmuştur.