SURİYE’DE YENİ DENGE, KÜRTLERE DARALAN ALAN

Yayınlama: 25.01.2026
A+
A-

Ortadoğu’da oyun sahada oynanıyor; senaryo dışarıdan yazılıyor.

Suriye’nin kuzeydoğusunda 2011’den bu yana süren çatışma yılları, bir dönem “Rojava modeli” olarak anılan siyasi deneyimi bugün bambaşka bir noktaya taşıdı. Demokratik özyönetim, kadın özgürlüğü ve etnik eşitlik gibi iddialarla tarif edilen bu yapı, sahadaki güç dengelerinin değişmesiyle birlikte artık daha dar, daha kırılgan ve daha fazla pazarlığa açık bir alana sıkışmış durumda. Rojava bugün, bir “kurucu siyaset” alanından çok, bölgesel ve küresel hesapların içinde giderek daralan bir siyasi boşluğa dönüşüyor.

Bu dönüşümün arkasındaki temel dinamiklerden biri, Donald Trump döneminin dış politika refleksleriyle şekillenen yaklaşım oldu. Suriye’nin kuzeyine “Arap birliği” görüntüsü taşıyan yeni bir düzen yerleştirildi. Kâğıt üzerinde istikrar ve merkezi otorite vaadiyle sunulan bu çerçeve, pratikte sahada farklı aktörlerin alan açmasına elverişli bir zemin üretiyor. Güçlü Arap aşiretlerinin kendilerine güven alanı bulduğu, kısa vadeli çıkar birliklerine dayanan ve daha güçlü bir aktör belirdiğinde kolayca saf değiştirebilen ittifaklar, bu yeni düzenin temel karakterini oluşturuyor. İlk bakışta “düzen” izlenimi veren bu tablo, gerçekte oldukça kırılgan bir dengeye dayanıyor.

Kırılganlığı derinleştiren bir diğer unsur ise sahada milis mantığıyla hareket eden yapıların varlığı. El-Şara’nın geçmişi ve temsil ettiği ideolojik hat, bu düzenin “devletleşme” iddiasından çok, radikal çizgilerin farklı isimlerle yeniden örgütlenmesi ihtimalini güçlendiriyor. Bugün çatışmaların görünürlüğü azalmış olsa bile, orta ve uzun vadede istikrarsızlığın yeniden belirginleşmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Trump yönetiminin izlediği bu strateji, Kürtleri masanın tamamen dışına itmeden, onları fiilen daha zayıf bir pozisyona sıkıştıran bir tabloyu da beraberinde getirdi. Kürtlerin siyasi varlığı, talepleriyle birlikte daraltılmış; tamamen tasfiye edilmese bile sınırlı bir çerçeveye çekilmiş görünüyor. Self-determinasyon talebi sahada bir “hak arayışı” olarak değil, büyük güçlerin “istikrar” adına yürüttüğü dengeleme siyasetinin bedelini ödeyen bir unsur gibi okunuyor.

Buna rağmen Suriye’de Kürtler olmadan demokratikleşmenin mümkün olmadığı gerçeği hâlâ geçerliliğini koruyor. Aynı zamanda entegrasyon olmadan Kürtlerin yasal ve siyasal güvencelere kavuşmasının da zor olduğu vurgulanıyor. Bu çelişkili tablo, uluslararası siyasetin sert gerçekliğini bir kez daha hatırlatıyor: Sahada haklı olmak çoğu zaman yeterli olmuyor; güç dengelerine eklemlenmek, haklılık kadar belirleyici hâle geliyor.

Selefi-cihatçı yapılara “kontrol edilebilir aktör” muamelesi yapılması da ayrı bir risk barındırıyor. Devlet benzeri alanlar oluştursalar bile, parçalı ve sadakati değişken hücrelerin öngörülebilir bir düzen kurması mümkün görünmüyor. Bu durum, Suriye’nin geleceğinin devletleşmeden çok milisleşmeye daha yakın bir hatta ilerlediğine işaret ediyor.

Tam da bu tablo içinde açıklanan İmralı tutanaklarında öne çıkan “entegrasyon” ve “komün/yerel örgütlenme” vurgusu dikkat çekici. Tutanaklar, sınır ötesinde çatışmayı büyüten bir dilden ziyade, yeni dengeleri gözeten ve yerel düzeyde tutunmayı hedefleyen bir yaklaşımı işaret ediyor. “Komün” vurgusu burada yalnızca ideolojik bir hatırlatma değil; sahada daralan alan içinde toplumu ayakta tutacak yerel örgütlenme biçimlerinin önemine yapılan bir gönderme olarak da okunabilir. Mesele artık bir kazanımı genişletmekten çok, yeni koşullarda varlığı sürdürebilme arayışına dönüşmüş görünüyor.

Sınırın ötesindeki bu dönüşüm, Türkiye içinde yükselen güvenlik söylemleriyle birleştiğinde DEM Parti’nin hareket alanını daha hassas bir dengeye itiyor. “Terörsüz Türkiye” söylemi teorik olarak demokratik siyaset için bir alan açabilir; ancak pratikte partiyi sürekli kendini ispatlamaya zorlayan bir baskı mekanizmasına da dönüşebilir. Bu süreçte siyaset alanı genişlemekten çok daralabilir; çünkü “normalleşme” dili, çoğu zaman muhalefetin sınırlarını yeniden çizmenin aracı hâline gelir.

DEM Parti bir yandan “Türkiye partisi” olma iddiasıyla daha geniş bir demokratik zemine yaslanmak isterken, diğer yandan Kürt tabanın tarihsel taleplerini ve sınır ötesindeki kırılganlık duygusunu görmezden gelemez. Bu ikili basınç, partiyi sürekli pozisyon ayarlamaya zorlayan bir gerilim yaratıyor. Daha temkinli bir dil tabanda kopuş ve hayal kırıklığı doğurabilir; daha net bir dil ise güvenlikçi iklimde partiyi daha kolay hedef hâline getirebilir.

Sonuç olarak, İmralı tutanaklarında görülen entegrasyon, denge ve yerel örgütlenme vurgusu; sahada gerilimi tırmandırmaktan çok, kırılgan alanı yönetmeye dönük bir yön arayışını yansıtıyor. Bunun Türkiye’de nasıl bir karşılık bulacağı ise yalnızca DEM’in kuracağı cümlelere değil, Ankara’nın bu dili bir “çatışmasızlık fırsatı” olarak mı yoksa yeni bir denetim eşiği olarak mı okuyacağına bağlı.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.